18/3/2008 - HAYATIN YÜZÜNE BAK!...

HAYATIN YÜZÜNE BAK!
Hayat, bir zaman sonra, bizim için bildik, ezberlenmiş, hatta bütün çekiciliğine rağmen kendini tekrarlamasıyla sıkıcılaşmış, bulanık bir sergüzeşte dönüşür; elimizdeki bu eskimiş, eprimiş, parlaklığını yitirmiş zaman parçasından yeni bir macera oluşturamayacağımıza inanırız, geçmişteki hayal kırıklıklarımız gelecekler ilgili hayallerimizi de köreltip soldurur, gizlice küseriz.
Duvara asılmış eski fotoğraf olur hayatımız.
Onda yeni bir şey bulmayacağımıza o kadar eminizdir ki artık dönüp de bakmayız bile ona.
Hayatla ilişkimizin böyle donuklaştığını, beklentilerimizin, umutlarımızın kaybolduğunu sezen Virginia Woolf o yüzden, “Hayatın yüzüne tekrar tekrar bakmamızı” söyler bize.
Kendisini sarsalayan hastalıkları nedeniyle hayata gücenik ve dargın gözlerle de baksa, iyileşemeyeceğine inanıp sessizce kendini sulara bırakıp hayatı terk etse de, kendisini gücendiren hayattan romanlar, hikâyeler yeni hayatlar oluşturmayı başarmıştır.
Kendisi hayata küserken, insanlara hayatın bir gününden, hattâ bir ânından unutulmaz bir hatıra, binlerce kez okunacak bir roman çıkartabileceğini göstermiştir.
O bizi darıltan, gücendiren, küstüren hayatın içinde ne sahneler, ne cümleler, ne duygular kıpırdar; değerini kavrayamadığımız nice anı, bize bir şans daha verecek olan geleceğin içinde saklı nice ihtimal bir kez daha onlara bakmamız için bizi bekler.
Hayatın bizim değerimizi bilmediğinden yakınırken aslında hayatın değerini bilmeyenin biz olduğumuzu anlamamız her zaman mümkündür.
Virginia Woolf’un hayatını, onun yazdığı ‘Mrs.Dalloway’ isimli romanla birleştirerek ‘saatler’ isimli bir roman yazan Cunningham’ın kahramanlarından biri, o değerini bilmediğimiz anlardan birini daha sonra hatırladığında kederle, o ânı “mutluluğun başlangıcı sandığını ama o ânın aslında mutluluğun kendisi olduğunu” düşünür.
O başlangıç ânının devamının gelmemesinden doğan hayal kırıklığı,
yıllarca sonra,
mutluluğun aslında o an yaşandığını anlamanın yarattığı bir minnettarlığa ve sevince dönüşür.
Kadın, yaşadığı ânın adını yanlış koymuş,
o ânı çok umursayıp ondan sonra gelecek anlarla ilgilenmiş
ve epeyce zaman sonra beklediği ânın aslında ona gelmiş an olduğunu anlamıştır.
Hayata tekrar bakmak, ona kaybolmuş bir ânı,
kıymeti bilinmemiş bir mutluluğu
ve çok az insanın sahip olabildiği bir duyguyu yaşamış olduğunu fark etmenin sevincini getirmiştir.
Mutsuz, sıkıntılı,
kezzaplı öylesine ölümsüz bir an vardır ki bütün bir hayatı o anla geçirebilirsiniz.
Zamanın bize bağışladığı anlar içinde
en değersiz bulduğumuz an genellikle yaşadığımız andır,
kıymeti en az bilinen,
bütün anlar içinde en “üvey” olan,
kendimize en uzak tuttuğumuz an tam da avucumuzda bulunan o andır.
Onun değerini anlamak için hayata tekrar tekrar bakıp,
onu kendine benzer birçok ânın arasından yeniden bulup çıkarmamız gerekir bazen.
Hayata bakın.
Belki de kıymetini bilmediğiniz bir hazine saklı, bir köşesinde.
Belki de size verilenin ne olduğunu, size verildiğinde anlamadınız.
Belki de size verilecek olanın ne olduğunu,
hayata iyi bakmadığınız için göremiyorsunuz.
“Saatler” romanının hasta şairi, kendisini bir pencerenin pervazında aşağıya,
kaldırımda kendisini bekleyen ölüme bırakmadan önce
bütün hayatını bir daha değerlendirirken
kendisine kucağında bir demet çiçekle bakan kadına:
-Hayata neyle başlarsan başla elinde çok az şey kalıyor.
Gurur ve aptallık. Halbu ki her şeyi istemiştik, öyle değil mi, der.
Gurur ve aptallık...
Hayatta elimizde kalan bu mu?
Bazen, evet...
Her şeyi isteyen bir kibirle hayata yaklaşıp bize verilenleri şımarıkça reddettiğimizde,
evet, elimizde kalan budur, gurur ve aptallık.
Hayatı solduran, bizi kederlendiren hep aynı şey, kendi açgözlü şımarıklığımız.
Kendi aldırmazlığımız.
Yaşadığımız ânın bir başlangıç olduğunu,
daha iyilerinin de geleceğini düşünmek,
daha iyileri için elimizdekini arsız bir çocuk gibi yerlere atmak,
onu toza toprağa bulayıp yok etmek.
Zamanın karmaşık bir yumak gibi elimizde olduğunu,
onu yaşadığımız her ânın ipliği çekerek yaşayabileceğimizi,
kıymetini bilmediğimiz bir ânın daha sonraki anları karmakarışık edeceğini bilmemek.
Ama hayata tekrar tekrar bakmak gerekir.
Hep yeni bir an gelecektir.
Geçmişte kaybolduğu için üzüldüğümüz âna benzer bir tane daha çıkacaktır belki yumaktan.
Kaybedilmiş duygular, bütün bir hayata rengini verebilecek anlar,
mutlulukla mutsuzluk arasında gidip gelen o cılız,
incecik bağlar belki de yumağın içinde hala saklıdır.
Kaç kez, yaşadığımız ânın değerini bilmediğimiz için geleceği reddetmişizdir,
kaç kez kıymetini anlayamadığımız bir anda
yaşadığımızdan çok parlak olabilecek bir geleceği elimizden kaçırmışızdır.
Değerini bilmediğimiz her an bizi bir başka hayatı yaşamaya mahkûm eder.
Hayata iyi bakmadığımız için o anların ne anlama geldiğini fark edememişizdir.
Sonra da kaybettiğimize yandığımız için geçmişe ve geleceğe körleşmiş,
hayatı eski bir resim gibi duvara asmış,
onu öldürüp soldurmuş ve ona küsmüşüzdür.
Zamanın altın ilmekleri kurumuş avuçlarımızda tozlanıp küflenerek çürümüştür.
Romanda Woolf, eşine, “hayatın yüzüne bak Leonard” der,
“her zaman hayatın yüzüne bak.
Ne olduğunu bilebilmek için, sonunu bilebilmek için,
onu olduğu gibi sevebilmek için hayatın yüzüne bak.”
Hayatın yüzüne bak.
Hayatın yüzü, yaşadığın anda saklı.
Hayatın yüzü, geçmişteki o unutulmuş anda saklı.
Hayatın yüzü, gelecekteki sırda saklı.
“Mükemmelliğini, vaat ettiği geleceğe” borçlu anlar vardır
ama asıl mükemmel olan anlar size geleceği unutturacak kadar muhteşem olanlardır
ve onların mükemmelliğini kavramak için onlara iyi bakmanız,
o ânın yüzünü görmeniz gerekir.
Belli olmaz, değerini bilmediğiniz bir anla kaybettiğiniz bir gelecek,
belki de değerini bileceğeniz bir başka anla size geri bağışlancaktır.
Woolf, intihara giderken eşine yazdığı mektubu şöyle bitirir:
“Bizden daha fazla mutlu olabilecek iki insan yoktur”
Bunun kıymetini bilmediği için çekmiştir belki onca acıyı.
Ama bunu bir kez bile söyleyebileceğiniz birini bulmuşsanız,
bunu bir kere bile hissedebilmişseniz,
zamanın altın ilmeklerinden birini tutmuşsunuz demektir.
Onu soldurmayın.
Ve gücenmeyin hayata.
Yüzüne bakın...
(alıntı – içimizde bir yer)
|